|
Benim Hidâyet Nuru'na kavuşmam çok enteresandır... 1962 yılında Erzurum, Palandöken dağlarının eteğinde askerlik görevimi yapıyordum. Ateist bir arkadaş, kısa bir süre benimle samimiyet kurdu... (Hâşâ,) "-Allah diye bir şey yok, her şey kendi kendine olmuştur. Dünya ve yıldızlar Güneşten kopmuş birer parçadır. İnsanlar ve hayvanlar da sürüngenlerden tekâmül ede-ede gelişmiş varlıklardır. O günah, bu günah diye hayâtı kendimize zehir etmeyelim. Kadınlar, kızlar ve daha bir çok eğlencelerle hayatın tadını çıkaralım hayâtın zevkini alalım vs," gibi sözlerle beni îmânsızlığa sürüklemişti. Benimle samimiyet kuran Ateist arkadaş belli ki; benden fazla tahsilliydi. Ben ilkokul mezunuydum, fazla dini bilgim de yok denecek kadar azdı. Dilimin döndüğü kadar ona cevap vermeye çalışıyordum, ama ne de olsa konuştukları beni etkilemişti... Beni, îmânsızlığa sürüklemiş, zifiri karanlıkta, küfür bataklığında bırakıp gitmişti... Bir daha da o arkadaşı göremedim... Siz, îmânsızlığın
nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz? Onu tatmayan bilmez...
İnsan inkâr karanlığına düştüğü zaman öyle bir hâlet-i ruhiye içinde oluyor ki, târif edilmez, ama ben size târif etmeye çalışayım:
-Kilometrelerce yukarıda uçakta giderken uçaktan atılmışım. Üzerimde paraşüt
falan gibi kurtaracak bir şey de yok, son sürat düşüyorum. Artık beni kurtaracak kimse olmadığı gibi yalvarıp
yakaracağım bir kimse de yok. Allah'a ve Ahiret’e de inanmıyorum.
Yeniden yaratılıp cennet ve cehennem diye de bir şey olmadığına inanmışım.
Allah’ı ve âhiret’i inkâr edince. Peygamberler ve âlimler de, (hâşâ)
yalancı durumuna düşmüş oluyor. Dünya ve âhiret saadetini sağlayan bütün değerleri
inkâr etmişim. Yüzde-yüz, yere düşüp öleceğim, binde-bir bile kurtulma ümidim yok. Elimdeki çok sevdiğim hayatım sona erecek, bir
yığın gübre olacağım. Şimdi ben, kime yalvarıp, nasıl teselli bulacağım?.. İşte ben böyle bir boşluğa düşmüş,
kâbus gibi bir hayâtın içindeydim. Benim nasıl bir hâleti rûhiye içinde olduğumu bilen, benim Rab-i Rahîm’im ve Hâlık-ı
Kerîm’im. Benim çaresizlikler içinde kıvrandığımı görünce
asker ocağında olduğum halde hem de bir Jandarma erini vasıta
ederek bana bir Mürşid, bir halâskâr gönderdi... Şöyle ki:
Merkez Jandarma karakolunda amcamın oğlu vardı, ara-sıra namaza gidermiş, namazda selâm verirken bir genç adamla göz-göze
gelmişler. Amcamın oğlu ara-sıra fırsat buldukca câmiye gidermiş, asker olduğu halde namaza gelmesi bu genç adamın hoşuna
gitmiş. Camiden çıkınca amcamın oğluyla tanışmışlar. Demiş ki: -Sen Bedîüzzaman’ı tanıyor musun?.. Risâle-i
Nur’u hiç okudun mu?.. -Hayır, demiş amcamın oğlu. Peki hiç
duymadın mı?.. "Nurcular ayin yaparken suç üstü yakalandı." Gibi. Aleyhindeki bazı propagandaları duyuyoruz ama. Hiç başka bilgim yok diyor. Sen gel benimle diyor, genç adam.
Muâyene hânesine götürüyor. Meğerse bir Doktormuş genç adam... Ona “Sözler”i hediye etmiş. Amcamın oğlu kitabı baştan sona
okuyup inceledikten sonra kitap da suç sayılacak bir tek kelime bulamayınca hayretler içinde kalmış, (Kitapların müsadere edilişinin sebebi;
bazı evhamlı kişilerin ihbarı yüzünden olmuştur. Mahkemelerin araştırması sonucu, her defâsında, suç unsuruna raslanmadığından beraatle sonuçlanmıştır.)
Demiş ki; ben bu kitabı amcamın oğluna da götürüp göstereyim. Kitabı koynuna koyup bir Pazar günü ilk defa benim ziyaretime geldi.
Hoş geldin deyip halini hatırını sorduktan sonra: Dedi ki: -Amca oğlu sana bir müjdem var. “Ey kardeş!
Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakîkatı
nefsimle beraber dinle. Çünkü, ben nefsimi herkesden ziyâde nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifâde
ettiğim “Sekiz Söz”ü, biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi, kısaca ve avam lisâniyle nefsime diyeceğim. Kim isterse
beraber dinlesin.” Daha bu giriş cümlelerini okur okumaz. Allah’ım bu ne büyük bir lütuf!.. Mübârek Zat, tenezzül
edip gelmiş beni muhatap almış, dizinin dibine oturtmuş bana nasihat ediyordu. "Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin." diyordu.
"Sen bir asker olduğun için." Diyordu. Sanki bana hitap ediyordu. "Ben nefsimi herkesden ziyade nasihata muhtaç görüyorum."
Diyordu. "Kim isterse beraber dinlesin." Diyordu. Hemen kararımı verdim, işte ben aradığımı buldum, işte benim mürşîdim,
işte benim halaskârım... Allah’ım bu ne büyük bir lütuf!..
Kur'ân-ı Kerîm'in meâilini okurken, Hidâyet Nuru'yla ilgili âyet meâllerine raslamaktayım. Allah (c.c.) Kur'ân-ı
Kerîm'inde meâlen şöyle buyuruyor: 'Bakara 257.' "Allah îmân edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr
karanlıklarından kurtarıp hidâyet nûruna kavuşturur. İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları îmân nûrundan
mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürükler. İşte onlar Cehennem ateşinin ehlidir, orada ebediyen kalacaklardır."
Şerafettin KESKİNOĞLU Not: Kelimelerin lügat manasını öğrenmek için; kelime üzerine çift tıklayın!.. |