• Anasayfa
  • Şiirlerim
  • Hatıralarım
  • Okuma
  • Kavuştum
  • Kur'an
  • Tefekkür
  • KitapCd
  • SiteEkle
  • Linkler



  • HİDÂYET NURUNA NASIL KAVUŞTUM?

    Benim Hidâyet Nuru'na kavuşmam çok enteresandır...

    1962 yılında Erzurum, Palandöken dağlarının eteğinde askerlik görevimi yapıyordum. Ateist bir arkadaş, kısa bir süre  benimle samimiyet kurdu... (Hâşâ,) "-Allah diye bir şey yok, her şey kendi kendine olmuştur. Dünya ve yıldızlar Güneşten kopmuş birer parçadır. İnsanlar ve hayvanlar da sürüngenlerden tekâmül ede-ede gelişmiş varlıklardır. O günah, bu günah diye hayâtı kendimize zehir etmeyelim. Kadınlar, kızlar ve daha bir çok eğlencelerle hayatın tadını çıkaralım hayâtın zevkini alalım vs," gibi sözlerle beni  îmânsızlığa sürüklemişti.

    Benimle samimiyet kuran Ateist arkadaş belli ki; benden fazla tahsilliydi. Ben ilkokul mezunuydum, fazla dini bilgim de yok denecek kadar azdı. Dilimin  döndüğü kadar ona cevap vermeye çalışıyordum, ama ne de olsa konuştukları beni etkilemişti... Beni, îmânsızlığa sürüklemiş, zifiri karanlıkta, küfür bataklığında bırakıp gitmişti... Bir daha da o arkadaşı göremedim...

    Siz, îmânsızlığın nasıl bir şey olduğunu bilir misiniz?  Onu tatmayan bilmez... İnsan inkâr karanlığına düştüğü zaman öyle bir hâlet-i ruhiye içinde oluyor ki, târif edilmez, ama ben size târif etmeye çalışayım: -Kilometrelerce yukarıda uçakta giderken uçaktan atılmışım.  Üzerimde paraşüt falan gibi kurtaracak bir şey de yok, son sürat düşüyorum. Artık beni kurtaracak kimse olmadığı gibi yalvarıp yakaracağım bir kimse de yok. Allah'a ve Ahiret’e  de inanmıyorum. Yeniden yaratılıp cennet ve cehennem diye de bir şey olmadığına inanmışım. Allah’ı ve âhiret’i inkâr edince. Peygamberler ve âlimler de, (hâşâ) yalancı durumuna düşmüş oluyor. Dünya ve âhiret saadetini sağlayan bütün değerleri inkâr etmişim. Yüzde-yüz, yere düşüp öleceğim, binde-bir bile kurtulma ümidim yok. Elimdeki çok sevdiğim hayatım sona erecek, bir yığın gübre olacağım. Şimdi ben, kime yalvarıp, nasıl teselli bulacağım?.. İşte ben böyle bir boşluğa düşmüş, kâbus gibi bir hayâtın içindeydim. Benim nasıl bir hâleti rûhiye içinde olduğumu bilen, benim Rab-i Rahîm’im ve Hâlık-ı Kerîm’im.  Benim çaresizlikler içinde kıvrandığımı görünce asker ocağında olduğum halde  hem de bir Jandarma erini vasıta ederek bana bir Mürşid,  bir halâskâr gönderdi... Şöyle ki: Merkez Jandarma karakolunda amcamın oğlu vardı, ara-sıra namaza gidermiş, namazda selâm verirken bir genç adamla göz-göze gelmişler. Amcamın oğlu ara-sıra fırsat buldukca câmiye gidermiş, asker olduğu halde namaza gelmesi bu genç adamın hoşuna gitmiş. Camiden çıkınca amcamın oğluyla tanışmışlar. Demiş ki: -Sen Bedîüzzaman’ı tanıyor musun?.. Risâle-i Nur’u hiç  okudun mu?.. -Hayır, demiş amcamın oğlu. Peki hiç duymadın mı?.. "Nurcular ayin yaparken suç üstü yakalandı." Gibi. Aleyhindeki bazı propagandaları duyuyoruz ama. Hiç başka bilgim yok diyor. Sen gel benimle diyor, genç adam. Muâyene hânesine götürüyor. Meğerse bir Doktormuş genç adam... Ona “Sözler”i hediye etmiş. Amcamın oğlu kitabı baştan sona okuyup inceledikten sonra kitap da suç sayılacak bir tek kelime bulamayınca hayretler içinde kalmış, (Kitapların müsadere edilişinin sebebi; bazı evhamlı kişilerin ihbarı yüzünden olmuştur. Mahkemelerin araştırması sonucu, her defâsında, suç unsuruna raslanmadığından beraatle sonuçlanmıştır.) Demiş ki; ben bu kitabı amcamın oğluna da götürüp göstereyim. Kitabı koynuna koyup bir Pazar günü ilk defa benim ziyaretime geldi. Hoş geldin deyip halini hatırını sorduktan sonra: Dedi ki: -Amca oğlu sana bir müjdem var.
    -Dedim; ne var, hayır ola?. -Dedi burada olmaz. Garnizondan dışarı çıkalım, araziye tenha bir yere gidelim orada göstereceğim. Ben merak ediyorum. Bizim amca oğlu bana ne gösterecek acaba diye. Neyse çıktık garnizondan dışarı tenha bir yere oturduk. Kitabı çıkarıp bana uzattı. Bak amca oğlu; hani aleyhinde bir çok propaganda yapılan Bedîüzzaman Said Nursî diye bir hoca vardı ya, işte bu onun kitapların dan birisi, ben araştırdım baktım suç sayılacak bir tek kelime bulamadım. Sen de bak bakalım bulabilecek misin, dedi... Kitabı açtım, “Bismillâhirrahmânirrahîm.” Diye başlıyor ve Diyor ki:    

    “Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin. Sen bir asker olduğun için, askerlik temsilâtiyle, sekiz hikâyecikler ile birkaç hakîkatı nefsimle beraber dinle. Çünkü, ben nefsimi herkesden ziyâde nasihata muhtaç görüyorum. Vaktiyle sekiz âyetten istifâde ettiğim “Sekiz Söz”ü, biraz uzunca, nefsime demiştim. Şimdi, kısaca ve avam lisâniyle nefsime diyeceğim. Kim isterse beraber dinlesin.” Daha bu giriş cümlelerini okur okumaz. Allah’ım bu ne büyük bir lütuf!.. Mübârek Zat, tenezzül edip gelmiş beni muhatap almış, dizinin dibine oturtmuş bana nasihat ediyordu. "Ey kardeş! Benden birkaç nasihat istedin." diyordu. "Sen bir asker olduğun için." Diyordu. Sanki bana hitap ediyordu. "Ben nefsimi herkesden ziyade nasihata muhtaç görüyorum." Diyordu. "Kim isterse beraber dinlesin." Diyordu. Hemen kararımı verdim, işte ben aradığımı buldum, işte benim mürşîdim, işte benim halaskârım... Allah’ım bu ne büyük bir lütuf!.. Kur'ân-ı Kerîm'in meâilini okurken, Hidâyet Nuru'yla ilgili âyet meâllerine raslamaktayım. Allah (c.c.) Kur'ân-ı Kerîm'inde meâlen şöyle buyuruyor: 'Bakara 257.' "Allah îmân edenlerin dostu ve yardımcısıdır; onları inkâr karanlıklarından kurtarıp hidâyet nûruna kavuşturur. İnkâr edenlerin dostu ise tâğutlarıdır; onları îmân nûrundan mahrum bırakıp inkâr karanlıklarına sürükler. İşte onlar Cehennem ateşinin ehlidir, orada ebediyen kalacaklardır."
    RİSÂLE-İ NUR'U ANLAMAK: Risâle-i Nur'da hata bulmak için araştırmak, veya tenkid etmek amacıyla okursan birşey anlayamazsın. O'nu anlamak için: O'nu herhangi bir kitap gibi değil. O'nun Kur'ân-ı Kerîm'in Nur'u, Kur'ân-ı Kerîm'in tefsîri olduğunu bilerek, saygı duyarak, severek, benimseyerek, okuman gerek. bâzı kelimelerinin türkçe anlamını bilmesen de istifâdesiz kalmazsın... ne demek istediğini anlarsın. Herkes seviyesine göre hissesini alır... Risâle-i Nur, işportacı pazarında kendine müşteri aramaz. Risâle-i Nur'a ihtiyacı olan Risâle-i Nur'u arar bulur. Bir başka deyişle; Risâle-i Nur'a ihtiyacı olanı, Risâle-i Nur arar bulur. Aynen beni Erzurum, Palandöken dağlarının eteğinde askerlik görevimi yaptığım sırada, İmân Hakikatlarına en çok ihtiyacım olduğu bir zamanda, beni arayıp bulduğu gibi!... İşte bunlar, Risâle-i Nur'un kerâmetlerindendir... Risâle-i Nur'un rejimle ve siyâsetle hiç bir sorunu yoktur. Risâle-i Nur Müellifi Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri gayet açık ve net söylemiş: "BİR TEK GÂYEM VARDIR! O da; mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda, Bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz. Bu ses, âlem-i islâmın îmân esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri îmânsız yaparak kendisine bağlıyor. Ben, bütün mevcudiyetimle bunlarla mücadele ederek gençleri ve müslümanları îmâna davet ediyorum. Bu îmânsız kitleye karşı mücadele ediyorum. Bu mücahedem ile, inşallah, Allah huzuruna girmek istiyorum. Bütün faaliyetim budur. Beni bu gâyemden alıkoyanlar da, korkarım ki, Bolşevikler olsun..."

    Şerafettin KESKİNOĞLU

    Not: Kelimelerin lügat manasını öğrenmek için; kelime üzerine çift tıklayın!..


    Son Güncelleme Tarihi;
    Telif hakkı webmaster'e aittir...