|
İşte Bediüzzaman Said Nursî; Kur'an-ı Kerîm'deki
bu asrın muhtaç olduğu hakikatları keşfedip, Nur Risalelerinde,
herkesin kabiliyeti nisbetinde istifade edebileceği bir tarzda
tefsir ve îzah etmek muvaffakıyetine mazhar olmuştur. Bunun
içindir ki: Risale-i Nur, emsali görülmemiş bir şâheserdir
kanaatına varılmıştır.
Ve yine Risale-i Nur'daki bu imtiyazdan
dolayıdır ki, bu mübarek İslâm milletinden milyonlarca bahtiyar
kimseler, tercihan ve ziyade bir ihtiyaç duyarak, büyük bir
iştiyak ve sevgiyle senelerce devam eden tazyikatlar içerisinde
Risale-i Nur'u okumuşlardır.
Hem Risale-i Nur ihtiyaç zamanında te'lif
edildiğinden; Türkiye ve İslâm Dünyası genişliğinde gelişmiş ve
dünyayı alâkadar eden bir imtiyaza mazhar olduğunu gözlere
göstermiştir.
Kıymetli kardeşlerim! Said Nursî kırk sene evvel
İstanbul'da iken, "Kim ne isterse sorsun" diye, hârikulâde bir
ilânat yapmıştır. Bunun üzerine o zamanın meşhur âlim ve
allâmeleri, Bediüzzaman'ın hücresine kafile kafile gidip, her
nevi ilimlere ve muhtelif mevzulara dair sordukları en müşkil,
en muğlak sualleri, Bediüzzaman duraklamadan, doğru olarak
cevablandırmıştır.
Böyle hadd ü hududu tâyin edilmeyen, yâni "şu
veya bu ilimde veya mevzuda, kim ne isterse sorsun" diye bir
kayıt konulmadan ilânat yapmak ve neticede daima muvaffak olmak;
beşer tarihinde görülmemiş ve böyle ihâtalı ve yüksek bir ilme
sahib böyle bir İslâm dâhîsi, şimdiye kadar zuhur etmemiştir.
(Asr-ı Saadet müstesna.)
Hattâ o zamanlarda, Mısır Câmi-ül Ezher
Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahid Efendi, İstanbul'a
bir seyahat için geldiğinde, Kürdistan'ın sarp, yalçın kayaları
arasından gelerek, İstanbul'da bulunan Bediüzzaman Said Nursî'yi
ilzam edemeyen İslâm ülemâsı, Şeyh Bahîd'den bu genç hocanın
(Bediüzzaman'ın) ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahid de, bu
teklifi kabûl ederek bir münâzara zemini arar. Ve bir namaz
vakti, Ayasofya Camii'nden
çıkılıp "çayhâne"ye oturulduğunda, bunu fırsat
telâkki eden Şeyh Bahîd Efendi, Bediüzzaman Said Nursî'ye
hitaben:
مَا تَقُولُ فِى حَقِّ اْلاَوْرُوبَا وَ الْعُثْمَانِيَّةِ
Yâni: "Avrupa ve Osmanlı Devleti hakkında ne diyorsunuz?
Fikriniz nedir?" Şeyh Bahîd Efendi hazretlerinin bu sualden
maksadı; Bediüzzaman Said Nursî'nin, şek olmayan bir bahr-i
umman gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değildi.
Zaman-ı istikbâle ait şiddet-i ihâtasını ve idare-i âlemdeki
siyasetini anlamak fikrinde idi.
Buna karşı, Bediüzzaman'ın verdiği cevab şu
oldu:
اِنَّ اْلاَوْرُوبَا حَامِلَةٌ بِاْلاِسْلاَمِيَّةِ فَسَتَلِدُ
يَومًا مَا وَ اِنَّ الْعُثْمَانِيَّةَ حَامِلَةٌ
بِاْلاَوْرُبَائِيَّةِ فَسََتَلِدُ اَيْضًا يَوْمًا مَا
Yâni: Avrupa bir İslâm Devletine, Osmanlı
Devleti de bir Avrupa Devletine hâmiledir. Bir gün gelip
doğuracaklardır.
Bu cevaba karşı, Şeyh Bahîd Hazretleri: "Bu
gençle münâzara edilmez, ben de aynı kanaatta idim. Fakat bu
kadar veciz ve belîgâne bir tarzda ifade etmek, ancak
Bediüzzaman'a hastır." demiştir. Nitekim Bediüzzaman'ın dediği
gibi, ihbaratın iki kutbu da tahakkuk etmiş. Bir iki sene sonra
Meşrutiyet devrinde, şeâir-i İslâmiyeye muhalif çok âdât-ı
ecnebiyeyi ahzetmek ve gittikçe Türkiye'de yerleştirmekle; ve
şimdi Avrupa'da Kur'an'a ve İslâmiyet'e karşı gösterilen hüsn-ü
alâka ve bilhassa bahtiyar Alman Milletinde fevç fevç İslâmiyeti
kabûl etmek gibi hâdiseler; o ihbarı tamamıyla tasdik
etmişlerdir.
İşte büyük ülemâ-i İslâm ve meşâyih-i kiram çok
tecrübe ve imtihanlarla şöyle bir kanaata varmışlardır ki:
Bediüzzaman ne söylerse hakikattır. Bediüzzaman'ın eserleri,
sünuhât-ı kalbîye olup, cumhur-u ülemânın tasdik ve takdîrine
mazhardır.
Ehl-i ilim, ehl-i tasavvuf ve ehl-i mekteb ve
fen, Bediüzzaman'ın eserlerinden sadece istifaza ve istifade
ederler. Evet, üç aylık bir tahsili bulunan ve kırk seneden beri
Kur'an-ı Kerîm'den başka bir kitabla iştigal etmeyen, yüzotuzu
Türkçe, onbeşi Arabça olan eserlerini te'lif ederken hiçbir
kitaba müracaat etmediği, henüz hayatta olan kâtibleri tarafından şehâdet edilen..
esâsen kütübhanesi de bulunmayan, yarım ümmî bir zat, öyle
misilsiz bir ilânatla, ulûm-u cedide de dâhil mütenevvi
ilimlerde, yüksek âlimler ve büyük mürşidlerle, genç yaşında
yaptığı münazaraların hepsinde muvaffak olduğu meydanda bulunan,
ittifaklı olan mes'eleleri tasdik ve ihtilaflı olanları tashih
eden, kendisi için "Bediüzzaman'ın cevab veremeyeceği bir sual
yoktur" diye allâmeler tarafından tasdik edilen; ve Avrupa'nın
bir kısım idrâksiz ve garazkâr feylesoflarının, müteşâbih âyet-i
kerîme ve hadîs-i şeriflere yaptığı taarruzlarını, o âyet ve
hadîslerin birer mu'cize olduğunu eserleriyle isbat ederek
itirazlarını kökünden yıkan ve böylece evhama düşürülen bâzı
ehl-i ilmi de kurtarıp, İslâmiyet'e olan hücumları akîm bırakan
Said Nursî gibi bir müellifin, elbette dâhi bir müfessir-i
Kur'an ve onun ilminin vehbî ve vasî olduğuna, eserleri olan Nur
Risalelerinin bir hayat boyunca okumaya lâyık hârika bir şâheser
olduğuna şübhe edilemez.
Müteyakkız kardeşlerim! Hem bizim, hem İslâm
dünyasının ebedî hayatının necatını, kurtulmasını temin edecek
ve bizi tenvir ve irşad ederek dalâletten muhafaza edecek bir
eser intihab etmekte, bu kadar dikkatli olmamız çok lüzumludur.
Çünki bu zamanda, türlü türlü aldatmalarla, perde arkasında
İslâm gençliğini yoldan çıkarmaya çalışıyorlar.
Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği
zaman, evvelâ
مَنْ قَالَ وَ لِمَنْ قَالَ وَ لِمَا قَالَ وَ فِيمَا قَالَ
yâni: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda
söylemiş? olan bir kaide-i esâsiyyeyi, nazar-ı itibara almalı.
Evet kelâmın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin
menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatâb, maksad ve makam.
Yoksa, her ele geçen kitab okunmamalı, her söylenen söze kulak
vermemelidir. Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği arş
emriyle; bir neferin, arş sözü arasında ne kadar fark vardır?
Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan
ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.
İşte, bu dört esâstan dolayı ve hem Said
Nursî'ye karşı kalblerinde büyük bir sevgi taşıyan yüz binlerle
kimseler, sevgiyle üstadlarının en küçük haline dahi, büyük bir
ehemmiyet vererek onları öğrenip ittiba' etmek, uymak arzusunu
taşıdıklarından; buradaki bir kısım kardeşlerimiz, üstadımızın
hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi hakkında mâlûmat verilmesini
ısrar ile istediler.
Fakat, Bediüzzaman gibi bir zâtın hayatı ve
eserleri ve seciyelerini tam ifâde edemeyeceğiz. Bu hakîkat,
basiretli ehl-i ilim olan ediblerce de itiraf edilmiş olduğundan
bu hizmet, bizim haddimizden çok uzaktır. Hem Bediüzzaman
hakkında mâlûmat almak isteyen kardeşlerimize, bunun ancak ve
ancak Risale-i Nur Külliyatını dikkat ve devamla okumak
Sûretiyle mümkün olduğunu arz ederiz.
Aziz kardeşlerim! Bu mübarek vatan ve milletin
ve âlem-i İslâmın ebedî saadetini ve kurtuluşunu ve dolayısıyla
yeryüzünde umumî sulh ve selâmeti temin edecek bir inâyet ve
kudrete mâlik olan Risale-i Nur'un şahs-ı mâneviyesinde şöyle
gâyet sağlam kuvvetler toplanmış ve imtizac etmiştir:
1-Yüksek bir kuvvet ve bütün Kemâlâtın üstadı
olan, hakikat-ı İslâmiye...
2-Şehâmet-i îmâniye. Yâni tezellül etmemek,
bîçârelere tahakküm ve tekebbür etmemek...
3-Müslümanlığın insana verdiği izzet ve şeref,
terakki ve teâlinin en mühim âmili olan izzet-i İslâmiye...
Arkadaşlar! Şu mealde bir hadîs-i şerif var ki:
"Hakikî âlimler, zâlim hükümdarlara karşı hak ve hakikatı
pervasızca söyleyen âlimlerdir." İşte biz, ancak böyle ve
müttaki bir allâmenin söz ve eserlerine îtimad edebiliriz.
Asrımızda ise, hayatındaki vâkıalar ve
eserleriyle bu hadîs-i şerife mâsadak olan Risale-i Nur
meydandadır. Müellif Bediüzzaman dinî mücahedesi ve Kur'ana
hizmetinde ve ubûdiyetinde, Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü
Vesselâm)ın sünnet-i seniyesine tam ittiba' etmiş bir
mücahiddir. Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz,
dünyanın en muazzam siyasî hâdisesi olan Bedir Muharebesinde;
sahabe-i kirâma, nöbet nöbet Cemâatla namaz kıldırmıştır. Yâni
vâcib olmayan, husûsan muharebe zamanında terk edilebilen
"Cemâatla namaz kılmak" gibi bir hayrı, dünyanın en büyük siyasî
vak'asına tercih etmiştir, üstün tutmuştur. Ufak bir sevabı,
harb cephesinin o dehşetleri içinde dahi terk etmemiştir.
Bediüzzaman, gönüllü alay kumandanı olarak
katıldığı Rus Harbinde, harb cephesinde, avcı hattında, Kur'anın
bir kısmının tefsiri olan meşhur Arabî İşarat-ül İ'caz Tefsirini
te'lif etmiş. Ve bu eser-i azîm, Âlem-i İslâm'da en büyük
âlimlerin takdir ve tahsinine mazhar olmuş ve tam anlamaktan
âciz kaldıklarını ve öyle bir tefsir görmediklerini itiraf
etmişlerdir ki, Kur'an-ı Kerîm'in en ince nükte ve en derin
mes'elelerini ve misilsiz i’câz ve hârikulâde yüksek belâgat ve
fesâhatını izhâr ve isbat etmiştir. Hattâ bir harfin nüktesini
izhar ederken, avcı ateş hattında, düşman topları zihnini ondan
çevirememiş, harbin dağdağa ve dehşetleri mâni olamamıştır.
Ezân-ı Muhammedî'nin (A.S.M.) yasak edildiği ve
bid'aların cebren umuma yaptırıldığı zulümatlı ve dehşetli bir
devirde, Nur Talebeleri, o uydurma ezanı okumamışlar ve böyle
bid'alara karşı, kendilerini kahramanca muhafaza ederek,
bid'alara girmemişlerdir.
İman ve İslâmiyet'in ortadan kaldırılmaya
çalışıldığı ve bir âlimin gizliden gizliye dahi bir tek dinî
eser neşredemediği fecaat devrinde, Bediüzzaman nefyedildiği
yerlerde, zalim müstebidlerin tarassudat ve tazyikatı içinde,
gizliden gizliye yüzotuz aded îmânî eser te'lif ve neşretmiştir.
Bununla beraber, geceleri pek az bir uykudan sonra, esaret
altında inleyen İslâm Milletleri'nin necat ve salâhı için dualar
etmiş, dergâh-ı İlâhiyyeye iltica ederek yalvarmıştır.
Evet Hazret-i Üstad, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm Efendimizin Sünnet-i Seniyyesine tam iktidâ etmiştir.
Bediüzzaman'ın bu hali de, bütün İslâm
mücahidlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir. Yâni, cihad ile
ubûdiyet ve takvâyı beraber yapıyor; birini yapıp, diğerini
ihmal etmiyor. Cebbar ve zâlim din düşmanlarının plânıyla
hapishanelere sevk edilip, tecrid-i mutlakta ve gâyet soğuk bir
odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların
ızdırabları ve titremeleri ve ihtiyarlığın tâkatsızlıkları
içinde bulunması dahi, te'lifâta noksanlık vermemiştir.
Sıddık-ı Ekber (Radıyallahü Anhü) demiştir ki:
"Cehennem'de vücûdum o kadar büyüsün ki, ehl-i îmânâ yer
kalmasın." Bediüzzaman, bu gâyet ulvî seciyenin bir lem'acığına
mazhar olmak için, "Birkaç adamın îmânını kurtarmak için
Cehennem'e girmeye hâzırım" diye fedâkârlığın şâhikasına
yükselmiş ve böyle olduğu, Kur'an ve İslâmiyet'in fedâî ve muhlis bir hâdimi
olduğu, seksen senelik hayatının şehâdetiyle sâbit olmuştur.
Kur'an ve îmân hizmeti için Bediüzzaman'ın
haysiyetini, şerefini, ruhunu, nefsini, hayatını fedâ ettiği;
mâruz kaldığı o kadar şedid zulüm ve işkencelere ve giriftar
edildiği çok musibet ve belâlara karşı gösterdiği son derece
sabır, tahammül ve îtidâl, birer şâhid-i sâdık hükmündedirler.
Bediüzzaman Kur'an, îmân, İslâmiyet hizmeti
için, dünyevî rahatlıklarını fedâ etmiş, dünyevî şahsî servetler
edinmemiş, zühd ve takvâ ve riyâzet, iktisad ve kanaatla ömür
geçirerek, dünya ile alâkasını kesmiştir.
Bu cümleden olarak, Müslümanların refah ve
saadeti için, bütün ömür dakikalarını sırf îmân hizmetine vakf
ve hasretmek ve ihlâsa tam muvaffak olmak için, kendini dünyadan
tecrid ederek mücerred kalmıştır. Evet, Bediüzzaman îman ve
İslâmiyet hizmeti için, her şeyden bu derece fedâkârlık yapan,
fakat bütün bunlarla beraber; ubûdiyet, zühd ve takvâda da bir
istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedâîsi ve Kur'an-ı
Hakîm'in muhlis bir hâdimi payesine yükselmiştir.
Bediüzzaman'ın, Risale-i Nur dâvasında öyle bir
itminânı, öyle bir sıdk ve sadakatı, öyle bir sebat ve metâneti,
öyle bir ihlâsı vardır ki: Din düşmanlarının o kadar şiddetli
zulüm ve istibdadları, o kadar hücum ve tazyîkatları ve bunlarla
beraber maddî yokluklar içinde bulunması, dâvasından
vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüd dahi îka' edememiştir.
Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde
felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat'ı, Eflâtun'u,
Aristo'su gibi hakikatlı feylesofları ve şarkın İbn-i Sina,
İbn-i Rüşd, Farabî gibi dâhî hüKemâlarından felsefe ve hikmette
Kur'an-ı Hakîm'in feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur'andan başka
halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dâva etmiş ve Risâle-i Nur
eserlerinde isbat etmiştir. Bu hakikatlarda şübhesi olan olursa,
Üstad âhirete teşrif etmeden bizzat şübhesini izâle edebilir.
Said Nursî, Kur'an ve îmânâ hizmet mesleğini
ihtiyar edip, hiçbir maddî ve mânevî menfaat, salâhat ve velilik
gibi mânevî makamları maksad ve gaye etmeden, sırf Cenâb-ı
Hakk'ın rızası için
hizmet yapmıştır. Basiretli ehl-i ilim
tarafından bütün Müslümanlarca "Zuhuru beklenen siyasî ve dinî
bir halâskârdır" gibi şahsına verilen yüksek mertebeyi,
Bediüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur'anın bir
hizmetkârı ve Risale-i Nur Talebelerinin bir ders arkadaşı
olduğuna inanmış ve Beyân etmiştir.
Millî Müdafaa Vekaletinde yirmibeş sene hizmet
görmüş muhterem âlim bir zâtın, şimdi aramızda bulunan bir kısım
arkadaşlarımızla, evvelki gün ziyaretine gittiğimiz vakit,
Bediüzzaman Hazretleri hakkında demişti ki: "Bediüzzaman'ın
nasıl bir zat olduğunu anlayabilmek için, Risale-i Nur
Külliyâtını dikkatle, sebatla okumak kâfidir. Size bir misâl
olarak, yalnız dünyevî iktidârı bakımından derim ki:
Bediüzzaman, Risale-i Nur'un şahs-ı mâneviyesiyle yalnız bir
devleti değil, dünya yüzündeki milletlerin idâresi ona verilse,
onları selâmet ve saadet içinde idare edecek bir iktidar ve
inâyete mâliktir." Evet, Bediüzzaman nâdire-i hilkattir. Fakat
yirmibeş senedir hem kendini, hem talebelerini siyasetten
men'etmiştir; dünyevî işlerle meşgul değildir.
Bediüzzaman'ın Risale-i Nur'u te'lif ettiği
zamanlarda ve hizmet-i Kur'aniye'de istihdam edildiği anlarda;
zekâsı, fetâneti, aklı, mantıkı, zihni, hayâli, hâfızası,
teemmülü, feraseti, seziş ve kavrayışı, sür'at-i intikali ve
ruhî, kalbî, vicdanî hasseleri, duyguları ve mânevî letâifinin
emsalsiz bir tarzda olması, istihdam edildiğine âşikâr bir
delildir ki; kendi ihtiyârıyla, keyfiyle değil, inâyet-i
İlâhiyye ile Kur'ana hizmetkârlık etmiş bir derecede olduğu,
basiretli ehl-i ilim ve ehl-i kalbce Mûsaddak ve müstahsendir.
Mısır'da fâzıl ülemâdan, merhum Abdülaziz Çâviş,
Bediüzzaman'ın Fatîn-ül asr olduğu ve müdhiş bir fart-ı zekâya
mâlik bulunduğu mevzuunda, Mısır matbuatında makale
neşretmiştir.
Büyük ve salâbetli bir âlim olan Şeyh-ül-islâm
merhum Mustafa Sabri Efendi, Mısır'da Risale-i Nur'a sahib
çıkmış ve Câmi-ül Ezher Üniversitesinde en yüksek bir mevkiye
koymuştur.
Risale-i Nur, İslâmiyet'in gâyet keskin ve elmas
bir kılıncıdır. Bu hakikatlara bir delil ise, Bediüzzaman'ın
zâlim hükümdarlara ve kumandanlara, ölümü istihkar ederek,
hakikatı pervasızca tebliğ etmesi ve dünyayı saran dinsizlik
kuvvetine mukabil, hakaik-i Kur'aniyye ve îmâniyeyi, kendini
fedâ ederek, istibdadın en koyu devrinde neşretmesi ve bu kudsî hakikata,
cansiperane hizmet etmesidir.
Bir müdde-i umumî, iddiânamesinde: "Bediüzzaman,
ihtiyarladıkça artan enerjisiyle dinî faaliyete devam
etmektedir." Denizli mahkemesi, ehl-i vukuf raporunda: "Evet,
Said Nursî'de bir enerji vardır, fakat bu enerjisini, tarîkat
veya bir cem'iyet kurmakta sarfetmemiş, Kur'an hakikatlarını
Beyân ve dine hizmete sarfettiği kanaatına varılmıştır."
denilmektedir.
Din aleyhindeki eski hükûmetlerin
vekillerinden birisi (antidemokratik kanunların Millet
Meclisinde müzakeresi esnasında): "Bediüzzaman Said-i Nursî'nin
dinî faaliyetine, yirmibeş seneden beri mâni olamıyoruz."
demiştir.
Biz de deriz ki: Evet, Said Nursî Hazretleri;
emsâli görülmemiş dinamik ve enerjik bir zattır. Bediüzzaman'ın
hârika bir insan olduğunu, din düşmanları olan muarızları dahi
kalben tasdik ve takdir etmektedirler.
Said Nursî, bâzan bir talebesine Risale-i
Nur'dan okuyuvermek ni'metini lûtfettiği zaman der ki: "Bu benim
dersimdir. Ben kendim için okuyorum. Bu risaleyi, şimdiye kadar
belki yüz def'a okumuşum. Fakat, şimdi yeni görüyorum gibi
tekrar okumağa ihtiyaç ve iştiyâkım var."
Hem yine der ki: "Ben başkaları için kitab
yazmamışım. Kendim için yazmışım. Kur'andan bulduğum bu
devâlarımı arzu edenler okuyabilir." Evet, Bediüzzaman îtikad
ediyor ve diyor ki: "Ben derse, terbiyeye ve nefsimi ıslaha
muhtacım." Bediüzzaman gibi bir zat böyle derse, bizim bu
eserlere ne kadar muhtaç olduğumuz artık kıyas edilsin.
Bediüzzaman Said Nursî bütün hayatında, şan ve
şöhretten, hürmetten kaçmış ve insanlardan istiğna etmiştir.
Arabî bir eserinde, şöhret hakkında diyor ki: "Şöhret, ayn-ı
riyâdır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. İnsanı, insanlara
abd ve köle yapar. Yâni, nam ve şöhret isteyen adam; halklara
kendini beğendirmek, sevdirmek için, insanlara riyâ kârlık,
dalkavukluk yapar. Tasannu'kâr tavırlar takınır. O belâ ve
musibete düşersen
اِنَّا لِلَّهِ وَاِنَّآا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
de."
Üstad, şöhretten fiilen ve hâlen bu kadar
kaçmasına rağmen, her ne hikmetse, insanlar âdeta bir sevk-i
İlahî varmış gibi, istimdadkârane ona koşmuşlardır ve ona akın
etmektedirler. Ve onun mahz-ı hak olan bu kudsî seciyesi,
Risale-i Nur gibi cihanşümûl bir esere hâdim olmuştur...
Bediüzzaman, küçük yaşından beri, halkların
mukabilsiz hediyelerinden istiğnâ etmiştir. Hediye kabûl
etmemeyi meslek edinmiştir. Zindandan zindana, memleketten
memlekete sürgün edildiği zamanlarda, ihtiyarlığın tahmil ettiği
zaruretler içinde dahi, bu seksen senelik istiğna düsturunu
bozmamıştır. En has bir talebesi, bir lokma birşey hediye etse,
mukabilini verir; vermese dokunur.
Neden hediye kabûl etmediğinin sebeblerinden
birisi olarak der ki: "Bu zaman, eski zaman gibi değildir. Eski
zamanda îmanı kurtaran on el varsa, şimdi bire inmiş.
Îmansızlığa sevk eden sebebler eskiden on ise, şimdi yüze
çıkmış. İşte, böyle bir zamanda îmânâ hizmet için, dünyaya el
atmadım, dünyayı terk ettim. Hizmet-i îmâniyemi hiçbir şeye âlet
etmeyeceğim" der. Hazret-i Üstad, kendi şahsı için birisi zahmet
çekse, bir hizmetini görse; mukabilinde bir ücret, bir teberrük
verir. Aksi halde, ruhuna ağır gelir, hoşuna gitmez.
Bediüzzaman Said Nursî; Kur'an, Îman ve Din'e
yaptığı hizmetinde, senelerden beri mütemâdî bir tarassud ve
tecessüs, tâkibat ve tedkikat altında bulundurulmuştur. Yalnız
ve yalnız rızâ-yı İlâhî için, yalnız ve yalnız hakikat için
İslâmiyet'e hizmet ettiği ve hizmet-i Kur'aniyyesini hiçbir şeye
âlet etmediği müteaddid mahkemelerde de sâbit olmuştur.
Eğer bu mezkûr hakikatlara ve eserlerindeki hak
ve hakikatı gören hak-perestlerin, Bediüzzaman ve eserlerinde
gördükleri ve neşrettikleri âlî meziyet ve yüksek hakikata
mugayir en küçük bir şey olsa idi, en büyük ilâvelerle,
şaşaalarla ve yaygaralarla, bu yirmibeş sene içinde, din
düşmanları tarafından dünyaya ilân edilecek idi.
Nitekim bütün bütün iftira ve ittihamlarla,
cebbar, müstebid din düşmanlarının tahrikatıyla mahkemelere
sevkedildiği zaman, gazetelerin birinci sahifelerinde, bire yüz
ilâvelerle teşhir ettirilmesi; tahkikat ve muhakeme neticesinde
hiç bir suç olmadığı tahakkuk ederek, beraet ettiği vakit sükût
edilmesi; bu hakikatın âşikâr çok delillerinden bir tanesidir.
Bediüzzaman, din kardeşlerine ziyade
şefkatlidir. Onların elemleriyle elem çektiği, İslâm dünyasında
hürriyet ve istiklâli için can veren, fedâî İslâm mücâhidlerinin
acılarıyla muzdarib olduğu, Kur'an ve İslâmiyet'e yapılan
darbeler ânında çok ızdırablar çektiği, böyle acı acıların
tesirâtıyla, zâten pek az yediği bir parça çorbasını da
yiyemediği çok defa görülmüş ve görülmektedir.
Ekser günleri hastalıklar ve sıkıntılarla
geçmektedir. Bir Nur talebesinin yazdığı gibi, "Ey Millet-i
İslâm'ın ebedî refah ve saadeti için, dünyada rahatlık görmeyen
müşfik üstadım! Senin devam eden hastalıkların cismanî değildir.
Dinimize icra edilen istibdad ve zulüm sona ermedikçe, âlem-i
İslâm kurtulmadıkça senin ızdırabın dinmeyecektir." Evet biz de
bu kanaatteyiz.
Fakat o elîm acılar, Bediüzzaman'ı asla ye'se
düşürmemiş, bilâkis öyle küllî ve umumî bir dinî cihada ve dua
ve ubûdiyete sevk etmiştir ki: "Kurtuluşun çâre-i yegânesi,
Kur'ana sarılmaktır." demiş ve sarılmış. Kur'anda bulduğu deva
ve dermanları kaleme alarak, bu zamanda bir halâskâr-ı İslâm ve
nev-i beşerin saadetine medâr olan Risale-i Nur eserlerini
meydana getirmiştir.
Hunhar din düşmanlarının, dünyevî satvet ve
şevketleri, Bediüzzaman'ı kat'iyen atâlete düşürtememiştir.
"Vazifem Kur'ana hizmettir. Galib etmek, mağlûb etmek Cenâb-ı
Hakk'a âittir." diye îmân ederek, bir an bile faaliyetten geri
kalmamıştır. Evet Hazret-i Üstad, öyle bir himmet-i azîmeye
mâliktir ki; ona icra edilen müdhiş mezâlim, bu himmetin
mukabilinde tesirsiz kalmağa mahkûm olmuştur.
Bediüzzaman, arz ve semâvattaki mevcûdâtı,
hayret ve istihsanla temâşa eder. Kırlarda ve dağlarda hususan
bahar mevsiminde çok gezinti yapar. O seyrangâhlarda zihnen
meşguliyet ve dakik bir tefekkür ve daimî bir huzur hâlindedir.
Ağaç ve nebâtat ve çiçekleri
مَا شَآءَ اللَّهُ بَارَكَ اللَّهُ فَتَبَارَكَ اللَّهُ اَحْسَنُ
الْخَالِقِينَ "Ne güzel yaratılmışlar"
diyerek, ibret nazarıyla onları seyreder; kâinat kitabını okur.
Her â'za ve hâsseleri gibi, gözünü de daima Cenâb-ı Hak hesabına
ve izni dairesinde çalıştırır. Gözü, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir mütalâacısı ve şu âlemdeki mu'cizât-ı
san'at-ı Rabbâniyenin bir seyircisidir. Ve şu küre-i arz
bahçesindeki rahmet çiçeklerinin bir mübârek arısı
derecesindedir.
Üstad, hususî hayatında mütevâzi, vazife başında
vakurdur. Tevâzu ve mahviyette nümûne-i misâl olacak bir
mertebededir. Bu mevzuda der ki: "Bir nefer nöbette iken, baş
kumandan da gelse, silâhını bırakmayacak. Ben Kur'anın bir
hizmetkârı ve bir neferiyim. Vazife başında iken karşıma kim
çıkarsa çıksın, hak budur derim, başımı eğmem." Hülâsa olarak arz ederiz ki: Bediüzzaman, ihlâs-ı tâmmeye mâlik, hârikulâde, hakikî bir müfessir-i Kur'andır. Hem ihlas-ı etemme vâsıl olmuş, kahraman ve yektâ bir hâdim-i Kur'andır. Risale-i Nur'un müellifi olmak itibariyle; hem bir mütekellim-i âzamdır, hem ilimde gâyet derecede mütebahhir ve râsih, muhakkik ve müdakkik bir allâmedir, hem ilm-i Mantıkın yüksek, nazîrsiz bir üstadıdır.
Ta'lîkat namındaki te'lifâtı, Mantıkta
bir şâheserdir. Hem mümtaz ve hak-perest ve hakikatbîn bir
dâhîdir, hem Kur'anla barışık müstakim felsefenin hakikat-perver
bir feylesofudur, hem nazîrsiz bir sosyolog (içtimaiyatçı) ve
bir psikolog (ruhiyatçı) ve bir pedâgog (terbiyeci)dur, hem
daima hakikat terennüm etmiş ve eden, yüksek ve emsalsiz ve dâhî
bir müellif ve edîbdir.
Said Nursî, senelerden beri şiddetli bir
istibdad ve takyîdat altında bulundurulup tanıttırılmadığı ve
hem de kendisi, şahsî Kemâlâtını setrettiği, gizlediği için;
mezkûr sıfatların herbirisine muttalî olamayan bulunabilir. Hem
bunlar ve hem Risale-i Nur'un hususiyetleri hakkındaki
Beyânâtımız, hakikatperver ve fazîletperver bu zamanda bir kısım
ülemâ-i hakikînin ve ehlullahın ittifak ve icmâ' kuvvetindeki
hükümleridir. Hem de bizim kat'î kanaatlarımızdır.
Bediüzzaman'ın, öyle bir ilim ve sıfatlara mâlik
olduğuna en mu'teber ve en birinci ve en hakikî delilimiz,
Bediüzzaman Said Nursî'dir. Kimin şübhesi varsa, Risale-i Nur'u
okusun. Evet biz zikrettiğimiz ve edeceğimiz bu hakaik-i uzmayı,
bütün İslâm dünyasına ve umum beşeriyyet âlemine ifşa ve ilân
ediyoruz. Evet bin seneden beri âlem-i İslâmiyet ve insâniyet,
Risale-i Nur gibi bir esere intizar ediyordu.
Bediüzzaman Said Nursî, çok ilimlerde müstesna
birer eser yazabilirdi. Fakat o "Zaman, îmanı kurtarmak
zamanıdır" demiş ve bütün himmet ve mesâîsini ve hayatını,
ulûm-u îmâniyenin te'lif ve neşrine hasretmiştir. Evet, Hazret-i Üstad ulûm-u îmâniyeyi neşretmekle, âlem-i İslâm ve âlem-i insâniyeti hayattar ve ziyâdar eylemiştir. Cenâb-ı Hak, o büyük üstaddan ebediyen râzı olsun, uzun ömürler versin. Âmîn, âmîn, âmîn. |