|
Risale-i Nur, Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyân'ın bu
asırda bir mu'cize-i mâneviyesi olan yüksek ve parlak bir
tefsiridir. Evet Risale-i Nur kalblerin fatihi ve mahbubu,
ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbi ve
müzekkîsidir. Risale-i Nur'un bir husâsiyeti de, Mektûbât'ın
birinci cildinin yüzyirmidokuzuncu sahifesindeki şu bahistir:
"Bâzı Sözlerde, ülemâ-i ilm-i Kelâm'ın mesleğiyle, Kur'andan
alınan minhac-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil
söylemişiz ki, meselâ: Bir su getirmek için bazıları küngân (su
borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir
kısmı da her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok
zahmetlidir. Tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyular kazıp su
çıkarmaya ehil olanlar; zahmetsiz, herbir yerde suyu buldukları
gibi... Aynen öyle de: Ulemâ-i ilm-i Kelâm, esbâbı, nihayet-i
âlemde teselsül ve devrin muhaliyeti ile kesip, sonra Vâcib-ül
Vücud'un vücudunu onunla isbat ediyorlar. Uzun bir yolda
gidiliyor. Amma Kur'an-ı Hakîm'in minhâc-ı hakikîsi ise; her
yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Her bir âyeti, birer Asâ-yı Mûsâ
gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor.
وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ
düsturunu herşey'e okutturuyor.
Hem îman yalnız ilim ile değil.. îmanda çok
letâifin hisseleri var. Nasılki bir yemek mideye girse; o yemek
muhtelif âsâba, muhtelif bir Sûrette inkısam edip tevzi
olunuyor. İlim ile gelen mesâil-i îmâniye dahi, akıl midesine
girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis ve hâkezâ..
letâif, kendine göre birer hisse alır, mass eder. Eğer onların
hissesi olmazsa, noksandır." İşte Risale-i Nur her yerde suyu
buluyor, çıkartıyor. Evvelce gidilen uzun yolu kısaltıyor ve
müstakim ve selâmetli yapıyor.
Eski Hükemâ, ahkâm-ı şer'iyeden ve akaid-i
îmâniyeden bazıları için: "Bu nakildir, îman ederiz, akıl buna
yetişmez." demişler. Halbuki bu asırda akıl hükmediyor.
Bediüzzaman Said Nursî ise; "Bütün ahkâm-ı şer'iye ve hakaik-i
îmâniyye aklîdir. Aklî olduğunu isbata hâzırım." demiş ve
Risale-i Nur'da isbat etmiştir.
Risale-i Nur'da müstesna bir edebiyat ve belâgat
ve îcaz, nazîrsiz, câzib ve orijinal bir üslûb vardır. Evet,
Bediüzzaman zâtına mahsus bir üslûba mâliktir. Onun üslûbu,
başka üslûblarla müvazene ve mukayese edilemez. Eserlerin bâzı
yerlerinde, edebiyat kaidesine veya başka üslûblara nazaran pek
münâsib düşmemiş gibi zannedilen bir noktaya rastlanırsa, orada
gâyet ince bir nükte, bir îma veya ince bir mânâ veya hikmet
vardır. Ve o Beyân tarzı, oraya tam muvafıktır. Fakat o ince
inceliği, âlimler de birden pek anlamadıklarını îtiraf
etmişlerdir. Bunun için, Bediüzzaman'ın eserlerindeki hususiyet
ve incelikleri, Risale-i Nur'la fazla iştigal etmemiş olanlar,
birden intikal edemezler.
Büyük şâirimiz, edebiyatımızın medâr-ı iftiharı
merhum Mehmed Âkif, bir üdebâ meclisinde, "Viktor Hügo'lar,
Şekspirler, Dekartlar; edebiyatta ve felsefede, Bediüzzaman'ın
bir talebesi olabilirler." demiştir.
Edib ve şâirler, zevâl ve firaktan ağlamışlar,
ölümden vaveylâ etmişlerdir. Güz mevsimini hüzünle tasvir
etmişlerdir. Hattâ dünyaca meşhur Arab edibleri "Eğer firak
olmasa idi, ölüm ruhlarımızı almak için yol bulup gelemezdi"
mânâsında
لَوْلاَ مُفَارَقَةُ اْلاَحْبَابِ مَا وَجَدَتْ لَهَا الْمَنَايَا
اِلَى اَرْوَاحِنَا سُبُلاً demişlerdir.
Bediüzzaman ise, "Kâinattaki zevâl, firak ve
adem zâhirîdir. Hakikatta firak yok, visal var. Zevâl ve adem
yok, teceddüd var. Ve kâinatta her şey, bir nevi bekaya
mazhardır. Ölüm, bu âlem-i fâniden âlem-i bâkiye gitmektir.
Ölüm, ehl-i hidâyet ve ehl-i Kur'an için, öteki âleme gitmiş
eski dost ve ahbablarına kavuşmağa vesiledir. Hem hakikî
vatanlarına girmeye vâsıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı
cinâna bir dâvettir. Hem Rahman-ı Rahîm'in fazlından, kendi
hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. Hem vazife-i
hayat külfetinden bir terhistir. Hem ubûdiyet
ve imtihanın tâlim ve tâlimatından bir
paydostur. Azrâil Aleyhisselâm bugün gelse, hoş geldin, safâ
geldin diye gülerek karşılayacağım." diyor.
Bediüzzaman, beşeri Risale-i Nur'la sefâhet ve
dalâletten kurtarırken, korku ve dehşet vermek tarzını tâkib
etmiyor. Gayr-ı meşru bir lezzetin içinde, yüz elemi gösterip,
hissi mağlûb ediyor. Kalb ve ruhu hissiyata mağlûb olmaktan
muhafaza ediyor. Risale-i Nur'da müvazenelerle küfür ve
dalâlette, bir zakkum-u Cehennem tohumu olduğunu ve dünyada dahi
Cehennem azabları çektirdiğini ve îman ve İslâmiyet ve ibâdette,
bir Cennet çekirdeği ve leziz lezzetler ve zevkler ve Cennet
meyveleri bulunduğunu, dünyada dahi bir nevi mükâfata nâil
eylediğini isbat ediyor.
Risale-i Nur nifak ve şikakı, tefrikayı, fitne
ve fesadı kaldırıp; kardeşliği, uhuvvet-i diniyeyi, tesanüd ve
teavünü yerleştirir. Risale-i Nur mesleğinin bir esâsı da budur.
Risale-i Nur gurur ve kibir ve hodfüruşluk ve zillet gibi
ahlâk-ı seyyieden kurtararak, tevâzu' ve mahviyet ve izzet ve
vakar gibi güzel ahlâklara sahib kılar.
Risale-i Nur, insan olan bir insana, acz ve
fakrını derk ettirir. Bediüzzaman der ki: "İnsan, acz ve fakrını
anlamakla, tam Müslüman ve abd olur."
Bu dinsizleri mağlub etmek için, yeni tahsili de
yapalım diyenler veya yapanlar, Nur risalelerini devam ve
sebatla mütâlaa ederek, bu hedeflerine vâsıl olurlar ve çâre-i
yegâne de budur. Hem böylelikle, mekteb mâlûmatları da maârif-i
İlahiyeye inkılâb eder.
Ey, bin seneden beri İslâmiyetin bayraktarlığını
yapan bir milletin torunları olan cengâver ruhlu kardeşlerim! Bu
zamanın ve gelecek asırların Müslümanları ve bizler, Kur'an-ı
Azîmüşşân'ın tefsiri olan öyle bir rehbere muhtacız ki; tahkikî
îman dersleriyle, îman mertebelerinde terakki ve teâli ettirsin.
Hem korkak değil, bilakis Risale-i Nur talebeleri gibi cesur ve
kahraman ve fa'al ve amel-i sâlih sahibi, mütedeyyin, müttaki ve
bununla beraber, şahsî rahatlık ve menfaatlarını îman ve
İslâmiyet'in kurtuluşu uğrunda fedâ eden, fedâî ve mücahid
Müslümanlar yetiştirsin, neme lâzımcılıktan kurtarsın. Hem
taarruz ve işkenceler ve ölüm ihtimalleri karşısında, tahkikî
îmân kuvvetinden gelen bir cesaretle, Kur'an ve İslâmiyet
cephesinden asla çekilmeyen, "Ölürsem şehidim, kalırsam Kur'anın hizmetkârıyım" diyen ve
yılgınlık haline düşmeyen sâdık ve ihlaslı, yalnız Allah rızâsı
için hizmet eden, Nur talebeleri gibi İslâmiyet hâdimleri
yetiştirsin, böyle muazzez Müslümanlar meydana getirsin.
Evet bu asra öyle bir Kur'an tefsiri lâzım ve
elzemdir ki; Risale-i Nur gibi akıl, fikir ve mantığı
çalıştırsın, ruh ve kalb ve vicdanı tenvir etsin. Müslümanları,
beşeri uyandırsın; intibah versin, gafletten kurtarsın. Sırat-ı
Müstakim olan Kur'an yolunu göstersin. Sünnet-i Seniyeye ve
İslâmiyetin şeâirine muhalif olarak yaptırılan ve yapılan
şeyleri fark ettirip, sünnet-i Peygamberîye (Aleyhissalâtü
Vesselâm) ittibaı ders versin ve ihya etmek cehdini uyandırsın.
İşte Risale-i Nur'un böyle hâsiyetleri hâvi bir
Kur'an tefsiri olduğu, otuz seneden beri meydandadır ve ehl-i
hakikatın tasdikiyle sabittir. Hem amansız din düşmanlarının
plânlarıyla mahkemelere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin
müdafaaları; ve bu talebelerin İslâmiyete hizmetleri esnasında,
gizli İslâmiyet düşmanı, insafsız, cebbar zâlimlerin
entrikalarıyla maruz kaldıkları işkencelerden yılmamak,
şahıslarını düşünmeden, yâni şahsî refahlarını İslâmın refah ve
saadeti için fedâ ederek, sıddıkıyetle sebat etmeleri ve eşedd-i
zulme mukavemet etmeleri âşikâr bir delil teşkil etmektedir.
Evet, hem yirmibeş seneden beri Risale-i Nur'la
îman hizmetine bütün varlığını vakfeden ve şimdiye kadar "gaddar
din düşmanlarının" çok defalar tecavüz ve taarruzuna ve
taharriyâ ta mârûz kaldığı halde, yirmibeş senedir inziva
içinde, Risale-i Nur'un naşirliğini yapan Nur kahramanları
ağabeylerimiz, bizlere birer nümûne-i imtisâl olan, îman ve
İslâmiyet fedâileridir.
İşte biz Müslümanlar, böyle bir tefsir-i Kur'an
arıyor, böyle bir hâdîyi bekliyorduk. O ihlâslı Nur talebeleri
ki, "Cenâb-ı Hak, Hafîz'dir. Ben onun inâyeti ve himâyeti
altındayım. Başıma ne gelse hayırdır." diye îman etmekle beraber
amel ederler. Îman hizmetini yaparlar. Din düşmanlarına
yakalanmamak ve canlarından kıymetli olduğuna inandıkları Nur
Risalelerini onlara kaptırmamak için de ihtiyat ederler.
Şahıslarına gelecek zararları nazar-ı itibara almadan
hizmetlerine devam ederler. Hapse, zindana atılıp, işkence
yapıldığı zamanda, onlar yine üstadları Bediüzzaman ile alâkadardırlar. Eğer gizlice bir imkân bulurlarsa,
onlar yine Risale-i Nur ile meşguldürler. Hattâ "Belki hapse
atılırım, Nur Risalelerimi vermezler, çalışmaktan mahrum
kalırım." diye Bâzı Nurları ezberleyen talebeler de olmuştur.
Muhlis bir Nur talebesi, hapishaneden
çıkarıldığı vakit; gûya o kırbaçlı, falakalı, türlü türlü
işkenceli hapishane, ona bir kuvvet, bir enerji kaynağı olmuş
sadâkat ve teyakkuzla Nur hizmetinde koşturmak için bir kırbaç
tesiri yapmış gibi, üstadına daha ziyâde yakınlaşır ve
eskisinden daha fazla Nurlara çalışır, neşriyâ t yapar.
Afyon hâdisesinde, Bediüzzaman hapiste iken,
muallim bir Nur talebesi, savcılıkta Risale-i Nur ve Üstadı
hakkında kahramanca cevablar verdiği için, savcı kızmış. "Şimdi
seni hapse atarım" diye tehdid etmiş. O İslâm fedâisi muallim de
cevaben "Ben hâzırım, derhal hapse gönderin" demiştir.
Yine Afyon mahkemesinde, bir Nur talebesi
hakkında tevkif kararı veriliyor, fakat adliye bulamaz. O talebe
bundan haberdar olur. Diğer Nur kardeşleri gibi, "Üstadım ve
kardeşlerim hapiste iken, nasıl hariçte kalabilirim" diyerek
savcılığa teslim olup, hapse girer.
Aynı bu hapishanede, bir Nur talebesini sehven
tahliye ederler. O da "Üstadım ve kardeşlerim henüz
hapistedirler. Hem istinsahını tamamlayacağım yeni te'lif edilen
Nur Risaleleri var." diye düşünerek hapishane müdürüne, "Benim
kırk gün sonra tahliye edilmem lâzım. Ceza müddetim daha
bitmedi." der. Hesab ederler ki hakikaten böyledir, tekrar hapse
koyarlar.
Hamiyet-i dîniye meziyetine lâyık anlayışlı
kardeşlerim!
Said Nursî, kendi hakkında verilen böyle bir
mâlûmatı görürse, diyeceklerdir ki: "Ne için böyle yapıyorlar?
Şahsımın ehemmiyeti yok. Kıymet, Kur'andan tereşşuh eden ve
Kur'an-ı Hakîm'in malı olan Risale-i Nur'dadır. Ben bir hiçim."
Üstadın şahsının mazhar ve âyine olduğu Kur'anî
hakikatlar ve Nur'lar itibariyle ve neşrettiği îmân ve İslâmiyet
dersleriyle, ihlâs-ı tâmme ile, umumî ve küllî bir tarzda
Kur'ana ve dine hizmet etmesiyle, onun hakkındaki takdir ve
tahsinler, mânâ-yı harfî ile şahsına aid kalmıyor. Kur'an ve
İslâmiyet'e râci'dir. Allah nam ve hesabınadır. Din düşmanları tarafından, ona
yapılan düşmanlık ve taarruzlar da, Bediüzzaman'ın hâdimliğini
yaptığı Kur'an ve İslâmiyet'in ortadan kaldırılması maksad-ı
mahsusuna mâtuftur.
Zira hakaik-i Kur'aniye ve îmâniyyeyi câmi', o
cihanşümûl Risale-i Nur eserleri ona ihsan edilmiştir.
İşte bu bedihî hakikatı bilen, maskeli, gizli ve
münâfık îman ve İslâmiyet muarızları ve düşmanları, yarım asra
yakındır, Bediüzzaman'ın çürütemedikleri şahsını, yalan ve
yaygaralarla hâlâ çürütmeye çabalıyorlar. Maksadları: Risale-i
Nur, rağbet ve revaç görüp intişar etmesin, îmân ve İslâmiyet
inkişaf etmesin. Halbuki, Said Nursî'ye iliştikçe Risale-i Nur
parlıyor. Neşriyâ t dairesi genişliyor. Birer nümune olan
yirmibeş sene içindeki hâdiseler meydandadır.
İslâmiyet düşmanları, bir taraftan tamamıyla
yalan propagandalarına ve taarruzlarına devam ederken, diğer
taraftan da Nur talebelerinin üstadları ve Risale-i Nur hakkında
istidadları nisbetinde, istifade ve istifâzelerinden doğan
minnet ve şükranlarını ifade eden takdirkâr yazı ve sözlerden
mürekkeb bir nevi müdafaalarını perdeler arkasından men'etmeye
çalışıyorlar. Bunun için, sâfdil gördükleri dostların dostlarına
veya dostlara samimî görünerek "İfrata gidiyorsunuz" gibi, bir
takım şeyler söylettiriyorlar. İşte böyle sinsi, böyle dessas,
böyle entrikalı çeşitli iftiralarla bizi korkutmaya, yıldırmaya
ve susturmaya çalışıyorlar.
Evet, acaba hiç akıl kârı mıdır ki: Din
düşmanları, iftira ve yalanlardan ibaret yaygaralarını yapsınlar
da, bizler hakikatı izhar tarzıyla müdâfaa etmekte susalım?
Acaba hiç mümkün müdür ki: İslâmiyet düşmanlığıyla, Üstad
Bediüzzaman hakkında zâlimâne ve cebbarâne haksızlıkları irtikâb
eden o insafsız propagandacılar, yalanlarını savururken, biz,
Üstad ve Risale-i Nur'un hakkaniyetini ilân ederek, o acib
yalanlarını akîm bırakmaya çalışmayalım? Acaba eblehlik ve
sâfderunluk olmaz mı ki: Kur'an ve îmanın hunhar ve müstebid
zâlim düşmanları; Kur'an ve İslâmiyet'i ve dini Risale-i Nur'la
küfr-ü mutlaka karşı müdafaa ve muhafaza hizmetini yapan
Bediüzzaman aleyhtarlığında, mütemâdiyen uydurmalarla seslerini
yükseltsinler de, biz hak ve hakikatı Beyân ve ilân etmekte
sükût edelim, susalım veya "Biraz susun" gibi birşeyle,
paravanalar, perdeler arkasında icra-i faaliyet yapan o gizli dinsizlere bir nevi yardım etmiş
veya desteklemiş olalım? Aslâ ve kellâ, kat'â ve aslâ
susmayacağız ve hem susturamıyacaklardır. Durmayacağız ve hem
durduramıyacaklardır. Bu can bu kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh
bu cesedden ayrılıncaya kadar, bu nefes, bu bedenden gidinceye
kadar; Risale-i Nur'u okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i Nur'un
mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bediüzzaman Said
Nursî'nin, yapılan ithamlardan tamamıyla münezzeh ve müberra
olduğunu, iftiracı ve tertibci, hunhar din düşmanlarına mukabil,
izhar ve ilân edeceğiz. Kıymetli kardeşlerim! İslâm tarihinde, altun sahifelerde mevkileri bulunan, büyük ve nazîrsiz zâtlar meydana gelmiştir. O misilsiz zâtların tefsirleri ve eserleri, hiçbir Avrupalı feylesofun eseriyle kabil-i kıyas olmayacak derecede emsâlsizdir. O büyük İslâm müellifleri ve İslâm dâhîleri, herhangi bir hükûmetin, senelerce ağır bir esâret ve koyu bir istibdâdı tahtında olmaksızın, Kur'an ve İslâmiyet'e hakkıyla ve hâlis bir sûrette hizmet etmişlerdi. Tarihte eşine rastlanmayan bir istibdâd-ı mutlak ve eşedd-i zulüm altında ve dehşetli bir esaret içinde bırakılan ve kendini ve eserlerini imhâ etmeye çalışan din düşmanlarına mukabil, bir şahs-ı mânevî olan Bediüzzaman Said Nursî, Resûl-i Ekrem (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimizin sünnetine tam ittiba' ederek yaptığı dinî cihad-ı ekberinde, beşer târihinde misli görülmemiş bir tarzda muvaffak ve muzaffer olmuştur.
Bediüzzaman gibi, yüzotuz parça îmanî eserlerini
şiddetli bir istibdad, tazyikat ve takyidat altında, gizliden
gizliye te'lif edebilmek, hem kuvvetli bir takvâ ve ûbûdiyyete
sahib olmak ve hem bunlarla beraber, harb cephesinde de fedâi
olarak gönüllü askerleriyle muharebe etmiş olmak ve harb
cephesinde, avcı hattında dahi, fırsat buldukça Kur'anın en ince
nüktelerini ve hârika i'câzını Beyân eden bir Kur'an tefsiri
te'lif etmiş olmak ve aynı zamanda nefs mücâdelesinde de galib
olup, nefsini de dine hizmetkâr yapmak ve hürriyeti
gasbedilerek, ücra bir köye sürgün edilip, tecrid-i mutlak ve
tarassudlar ve her türlü azablar içinde ablukaya alınıp,
Engizisyon zulümlerini çok geride bırakan hâkim bir kuvvetin
tazyikatı altında, cani canavarların pek vahşî işkenceleri
içinde, (Sırran tenevverat) sırrıyla perde altında Risale-i Nur
eserleri gibi eserler neşretmek ve böylece cihânın maddî mânevî
"Fâtih"i olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnet-i
seniyesinin
bir hizmetkârı olarak, bugün milyonlara bâliğ
olan bir câmiayı, inâyet-i İlâhî ile, Kur'an-ı Hakîm'in cadde-i
kübrâsında selâmetle ilerletmek ve mü'minlerin ve beşeriyetin
sâdece dünyalarını değil, ebedî saadetlerini temine Risale-i Nur
gibi bir eserle vesile olmak; bu mezkûr hususiyetlerin mânevî
şahsında toplanması, Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said
Nursî gibi, tarihte hangi bir zâta daha nasib olmuştur acaba?
Evet kardeşlerim! Risale-i Nur, öyle bir ziya-i
hakikat, öyle bir bürhân-ı hak ve bir sirâc-ı hakikat neşrediyor
ve iki cihânın saadetini temin edecek, Kur'an ve îman
hakikatlarını ders veriyor ve öyle bir lûtf-u İlahîdir ki:
Yirmibeş seneden beri, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar, kadın-erkek,
muallimi, feylesofu, talebesi, âlimi, mutasavvıfı gibi, herbir
tabaka-i insâniye, bu Nur'un âşıkı, bu Nur'un pervanesi, bu
Nur'un sinesine atılmışlar, bu Nur'dan meded istemişler.
Milyonlarca bahtiyar kimselerden müteşekkil muazzam bir kütle,
bu nurla nurlanıp, bu nurla kurtulmuşlardır.
Evet kardeşlerim! Mahzen-i mu'cizât ve mu'cize-i
kübrâ olan Kur'an-ı Azîm-üş-şan'ın hakikî bir tefsiri olan
Risale-i Nur, o kadar merakâver, o kadar câzibedâr, o kadar
dehşetli ve muazzam hakikatları ders veriyor ve mesâili isbat
ediyor ki; îmân ve İslâmiyet'in kıt'alar genişliğinde inkişaf ve
fütâhâtına medâr oluyor ve olacaktır.
Evet Risale-i Nur, kalblere o derece bir aşk ve
muhabbet, ruhlara o kadar bir vecd ve heyecan vermiş, akıl ve
mantıkları öyle bir tarzda ikna etmiş ve öyle bir itminan-ı kalb
hâsıl etmiştir ki, milyonlarca Nur talebelerine, kendini
defalarca okutmuş, yazdırmış ve bir ömür boyunca mütalâa
ettirmiş ve senelerden beri âdeta kendi kendini neşretmiştir.
Aziz kardeşlerim! Ecnebi parmağıyla idâre edilen
zındıka komiteleri, İslâmiyeti imha için, İslâm memleketlerinde,
bilhassa Türkiye'de, öyle desîselerle entrikalar çevirmişler,
hâince dolaplar döndürmüşler, hunharâne ve vahşiyâne zulümler
irtikâb ve şeytanî ve menfur plânlar tatbik etmişler ve
iğfalâtta bulunmuşlar; iblisâne, sinsî metodlar tâkib etmişler
ve kardeşi kardeşe çarpıştırmışlar ve öyle aldatıcı yalan ve
propagandalar ve yaygaralar yapmışlar, fitne ve fesad ve tefrika tohumları saçmışlardır
ki; bunlar İslâm'ın bünyesinde derin rahneler açmış ve büyük
tahribatlar yapmıştır.
Fakat o musîbetler, Cenâb-ı Hakk'ın imdâdı ile,
tahrik ve istihdam olunan Bediüzzaman Said Nursî gibi, ihlâs-ı
tâmmı kazanmış olan bir zât vâsıtasıyla, rahmet-i İlâhî ile
mededres ve şifâresan ve cihanpesend ve cihanşümûl bir mâhiyeti
hâiz Risale-i Nur eserlerinin meydana gelmesine sebeb olmuştur.
Ve aynı zamanda, Müslümanları uyandırmış; onları halâs, kurtuluş
çârelerini aramaya sevk etmiştir. Ebedî âhiret hayatlarını
kurtarmak için, hakikî îmân derslerini almak ve Allah'a ilticâ
ve emirlerine itâat etmek ihtiyâcını şiddetle hissettirmiş ve bu
husustaki gaflet ve kusuratı; o musibetlerin ihtar ettiğini,
idrâk ettirmiştir. Zâten insanların, mü'minlerin başına gelen
bela ve musibetlerin hikmeti budur.
Evet o ecnebilerin, canavarlar gibi yaptıkları
muamele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve
ittihâd-ı İslâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil
İslâm devletlerinin teşkilini intac etmiştir. İnşâallahü Teâlâ,
Cemâhir-i Müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet,
dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlâhîden kuvvetle
ümîd ve niyaz ediyoruz.
İşte Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said
Nursî, öyle bir mücâhid-i İslâmdır ki; ve te'lifâtı Risale-i
Nur, öyle uyandırıcı ve öyle halâskâr ve öyle fevkalâde ve
cihangir bir eserdir ki: Din aleyhindeki bütün o komitelerin
bellerini kırmış, mezkûr muzır ve habis faaliyetlerini akamete
dûçar ve dinsizlik esâslarının temel taşlarını, paramparça etmiş
ve köküyle kesmiştir ve İslâmî ve îmânî fütûhâtı, perde altında,
kalbden kalbe inkişaf ettirmiş ve Kur'an-ı Azîmüşşan'ın
hâkimiyet-i mutlakasına zemin ihzâr etmiştir.
Evet Risale-i Nur, o tahribatı Kur'anın elmas
hakîkatleriyle ve Kur'an-ı Kerîm'deki en kısa ve en müstakim bir
tarîkle tâmir ve o yaraları, Kur'an-ı Hakîm'in eczahane-i
kübrâsındaki edviyelerle tedâvi ediyor ve edecektir.
Hem, mâsum müslümanların kanlarını sömüren ve
servetleri tahaccür etmiş millet kanı olan, parazit, tufeylî ve
aç gözlü canavar ve barbar emperyalistleri, müstemlekecileri ve
onların içimizdeki, sâdece şahsî menfaat zebûnu, zâlim, hunhar,
harîs ve müstebid uşaklarını, hak ile yeksân edip izmihlâl ve
inhidâm-ı mutlakla mağlûb eden ve edecek yegâne çarenin Kur'an-ı
Mu'ciz-ül Beyân'ın bu asırda bir mu'cize-i mânevîsi olan
Risale-i Nur eserleri olduğunda, basiretli İslâm mücahidleri ve
âlimleri, icraat ve müşâhedâtâ müstenid, yakînî bir kanâât-ı
kat'iye ile müttefiktirler.
Evet tarih-i beşer, Risale-i Nur gibi bir eser
göstermiyor. Demek anlaşılıyor ki: Risale-i Nur, Kur'anın
emsâlsiz bir tefsiridir.
Evet Bediüzzaman Said Nursî'ye, yalnız âlem-i
İslâm değil, Hristiyan dünyası da medyun ve minnettardır ki;
dinsizliğe karşı umumî cihadında mazhar olduğu muvaffakıyet ve
galibiyetten dolayı Roma'daki Papa dahi, kendisine resmen tebrik
ve teşekkürname yazmıştır.
Şimdi Risale-i Nur Külliyâtından, îman, Kur'an
ve Hazret-i Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz
hakkında olan eserlerden bâzı kısımları aynen okuyacağım. Siz bu
eserleri elde edip tamamını okursunuz. Okurken, belki îzah
edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat bu hususta
arzedeyim ki, üstadımız Bediüzzaman, bir Nur talebesine Risale-i
Nur'dan bâzan okuyuvermek lütfunu bahşederken izah etmiyor,
diyor ki: "Risale-i Nur, îmânî mes'eleleri lûzumu derecesinde
îzah etmiş. Risale-i Nur'un hocası, Risale-i Nur'dur. Risale-i
Nur, başkalarından ders almağa ihtiyaç bırakmıyor. Herkes
istidadı nisbetinde kendi kendine istifâde eder. Aklınız herbir
mes'eleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız hissesini
alır. Ne kadar istifâde etseniz, büyük bir kazançtır."
Okunan Türkçe veya Arabça bir risâlenin îzahı,
başka bir risalede varsa, onu getirip okuyor. Risale-i Nur'daki
gâyet ince nükteleri derkeden basiretli âlimler de der ki: Bir
âlimin yüksek bir ilmi olabilir fakat Risale-i Nur'u Cemâata
okurken tafsilâta girişip eski mâlûmatlarıyla açıklarsa, bu
izahatı, Risale-i Nur'un Beyân ettiği, asrımızın fehmine uygun
ve ihtiyâcına tam cevab veren hakikatların anlaşılmasında ve
tesirâtında ve Risale-i Nur'un mâhiyetinin derkine bir perde
olabilir. Bunun için, bâzı lügatların mânâlarını söyleyerek
aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.
İstanbul Üniversitesindeki kardeşlerimiz de
böyle okuyorlar. Biz de hülâsaten deriz ki: Risale-i Nur, gâyet
fasîh ve vecîzdir. Sözün kıymeti; îcazındadır, kısalığındadır.
Bir mes'ele-i imâniye ve Kur'aniye umuma ders verilirken, mücmel
olarak tedrisinde, daha fazla istifaza ve istifâde vardır.
Ey Üstâdımız Efendimiz! Umum kadirşinas insanlar
Risale-i Nur'u ve sizi ebediyen tebcil ve tekrim edeceklerdir.
Tahkikî îmân dersleriyle îmânımızı kurtaran cihanbaha ve
cihandeğer bir kıymette olan Risale-i Nur'u bütün ruh-u
cânımızla, bütün mevcûdiyetimizle seviyor ve tekrim ediyoruz. Bu
aşk ve bu muhabbet, bu tâzim ve bu hürmet, nesilden nesile,
asırdan asıra, devirden devire intikal edecektir.
Evet, Risale-i Nur'daki hakaik-i Kur'aniye öyle
bir kuvvettir ki: Bu kudret karşısında, küfr-ü mutlakın ve
dinsizliğin temelleri târumâr olacak; inhidam çukurlarına
yuvarlanarak geberecektir. Bâki kalanlar, îmân ve Kur'an nuruyla
felâh ve necat bulacaklardır.
Evet dağları, taşları, pamuk gibi dağıtacak,
demir ve granitleri yağ gibi eritecek derecede olan bu kuvvet-i
Kur'aniye dünyayı nur ve saadete gark edecek. Bu Nur-u Kur'an,
îmânların kurtuluşunda, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır... |