Mukaddime
Bu Sekizinci Hüccet-i
İmaniye; vücub-u vücuda ve vahdaniyete delalet ettiği gibi, hem
delail-i kat'iye ile rububiyetin ihatasına ve kudretinin azametine
delalet eder. Hem hâkimiyetinin ihatasına ve rahmetinin şümulüne
dahi delalet ve isbat eder. Hem kâinatın bütün eczasına hikmetinin
ihatasını ve ilminin şümulünü isbat eder.
Elhasıl: Bu Sekizinci Hüccet-i İmaniyenin
herbir mukaddimesinin sekiz neticesi var. Sekiz mukaddimelerin her
birinde, sekiz neticeyi delilleriyle isbat eder ki; bu cihette bu
Sekizinci Hüccet-i İmaniyede yüksek meziyetler vardır.
[Bu Risâle-i Münacat, hem vücub-u vücud, hem vahdet, hem
ehadiyet, hem haşmet-i rububiyet, hem azamet-i kudret, hem vüs'at-i
rahmet, hem umumiyet-i hâkimiyet, hem ihata-i ilim, hem şümul-ü
hikmet gibi en mühim esasat-ı îmaniyeyi hârika bir îcaz içinde
fevkalâde bir kat'iyet ve hâlisiyet ve yakîniyet ile isbat eder.
Haşre işaratı ve bilhassa âhirdeki şiddetli işaratı çok
kuvvetlidir.]
Said Nursi.
***
Münacat
بِسْمِ
اللّهِ الرّحْمنِ الرّحِيمِ
اِنَّ فِى
خَلْقِ السَّموَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ
وَالْفُلْكِ الَّتِى َتجْرِى فِى الْبَحْرِ ِبمَا يَنْفَعُ النَّاسَ
وَمَا اَنْزَلَ اللّهُ مِنَ السَّمَاءِ مِنْ مَاءٍ فَاَحْيَا بِهِ
اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ
وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ اْلمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاءِ
وَاْلاَرْضِ لاَيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
[Üçüncü Şua olan bu Münacat Risalesi, mezkûr
âyetin bir nevi tefsiridir.]
Ya İlahî ve ya Rabbî! Ben îmanın gözüyle ve Kur'anın
talimiyle ve nuruyla ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
dersiyle ve İsm-i Hakîm'in göstermesiyle görüyorum ki: Semavatta
hiçbir deveran ve hareket yoktur ki; böyle intizamıyla senin
mevcudiyetine işaret ve delalet etmesin. Ve hiçbir ecram-ı semaviye
yoktur ki; sükûtuyla gürültüsüz vazife görerek direksiz
durmalarıyla, senin rububiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti
olmasın. Ve hiçbir yıldız yoktur ki; mevzun hilkatıyla, muntazam
vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümaselet ve
müşabehet sikkesiyle senin haşmet-i uluhiyetine ve vahdaniyetine
işaret ve şehadette bulunmasın. Ve oniki seyyareden hiçbir seyyare
yıldız yoktur ki; hikmetli hareketiyle ve itaatli müsahhariyetiyle
ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle senin vücub-u
vücuduna şehadet ve saltanat-ı uluhiyetine işaret
etmesin!..
Evet gökler; sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehadet
ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla derece-i bedahette, -ey zemin ve
gökleri yaratan yaratıcı!- senin vücub-u vücuduna öyle zâhir
şehadet.. -ve ey zerratı, muntazam mürekkebatıyla tedbirini gören ve
idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren,
emrine itaat ettiren!- senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli
şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nurani
bürhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler. Hem bu safi,
temiz, güzel gökler; fevkalâde büyük ve fevkalâde sür'atli ecramıyla
muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat
donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, senin rububiyetinin
haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delalet..
ve hadsiz semavatı ihata eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı
kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret.. ve
bütün mahlukat-ı semaviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine
taalluk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihatasına
ve hikmetinin her işe şümulüne şüphesiz şehadet ederler. Ve o
şehadet ve delalet o kadar zâhirdir ki; güya yıldızlar, şahid olan
göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nurani
delilleridirler. Hem semavat meydanında, denizinde, fezasındaki
yıldızlar ise; muti' neferler, muntazam sefineler, hârika
tayyareler, acaib lâmbalar gibi vaziyetiyle, senin saltanat-ı
uluhiyetinin şa'şaasını gösteriyorlar. Ve o ordunun efradından bir
yıldız olan güneşimizin seyyarelerinde ve zeminimizdeki
vazifelerinin delalet ve ihtarıyla, güneşin sair arkadaşları olan
yıldızların bir kısmı âhiret âlemlerine bakarlar ve vazifesiz
değiller; belki bâki olan âlemlerin
güneşleridirler.
Ey Vâcib-ül Vücud! Ey Vâhid-i Ehad! Bu hârika yıldızlar, bu
acib güneşler, aylar; senin mülkünde, senin semavatında, senin emrin
ile ve kuvvetin ve kudretin ile ve senin idare ve tedbirin ile
teshir ve tanzim ve tavzif edilmişlerdir. Bütün o ecram-ı ulviye,
kendilerini yaratan ve döndüren ve idare eden birtek Hâlık'a tesbih
ederler, tekbir ederler, lisan-ı hal ile "Sübhanallah, Allahü Ekber"
derler. Ben dahi onların bütün tesbihatıyla seni takdis
ederim.
Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i
kibriyasından ihtifa etmiş olan Kadîr-i Zülcelal! Ey Kadir-i Mutlak!
Kur'an-ı Hakîminin dersiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm'ın talimiyle anladım: Nasılki gökler, yıldızlar, senin
mevcudiyetine ve vahdetine şehadet ederler.. öyle de; cevv-i sema
bulutlarıyla ve şimşekleri ve ra'dları ve rüzgârlarıyla ve
yağmurlarıyla, senin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet
ederler.
Evet camid, şuursuz bulut, âb-ı hayat olan yağmuru, muhtaç
olan zîhayatların imdadına göndermesi, ancak senin rahmetin ve
hikmetin iledir. Karışık tesadüf karışamaz. Hem elektriğin en büyüğü
bulunan ve fevaid-i tenviriyesine işaret ederek ondan istifadeye
teşvik eden şimşek ise, senin fezadaki kudretini güzelce tenvir
eder. Hem yağmurun gelmesini müjdeleyen ve koca fezayı konuşturan ve
tesbihatının gürültüsüyle gökleri çınlatan ra'dat dahi, lisan-ı kal
ile konuşarak seni takdis edip, Rububiyetine şehadet eder. Hem
zîhayatların yaşamasına en lüzumlu rızkı ve istifadece en kolayı ve
nefesleri vermek ve nüfusları rahatlandırmak gibi çok
vazifeler ile tavzif edilen rüzgârlar dahi; cevvi âdeta bir hikmete
binaen "levh-i mahv ve isbat" ve "yazar, ifade eder, sonra bozar
tahtası" suretine çevirmekle, senin faaliyet-i kudretine işaret ve
senin vücuduna şehadet ettiği gibi, senin merhametinle bulutlardan
sağıp zîhayatlara gönderilen rahmet dahi; mevzun, muntazam katreleri
kelimeleriyle, senin vüs'at-i rahmetine ve geniş şefkatine şehadet
eder.
Ey Mutasarrıf-ı Fa'al ve ey Feyyaz-ı Müteâl! Senin vücub-u
vücuduna şehadet eden bulut, berk, ra'd, rüzgâr, yağmur; birer birer
şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla keyfiyetçe birbirinden
uzak, mahiyetçe birbirine muhalif olmakla beraber, birlik,
beraberlik, birbiri içine girmek ve birbirinin vazifesine yardım
etmek haysiyetiyle, senin vahdetine ve birliğine gayet kuvvetli
işaret ederler. Hem koca fezayı bir mahşer-i acaib yapan ve bazı
günlerde birkaç defa doldurup boşaltan rububiyetinin haşmetine ve o
geniş cevvi, yazar değiştirir bir levha gibi ve sıkar ve onunla
zemin bahçesini sulattırır bir sünger gibi tasarruf eden kudretinin
azametine ve herbir şeye şümulüne şehadet ettikleri gibi; umum
zemine ve bütün mahlukata cevv perdesi altında bakan ve idare eden
rahmetinin ve hâkimiyetinin hadsiz genişliklerine ve herşeye
yetişmelerine delalet eder. Hem fezadaki hava, o kadar hakîmane
vazifelerde istihdam ve bulut ve yağmur, o kadar alîmane faidelerde
istimal olunur ki; herşeye ihata eden bir ilim ve herşeye şamil bir
hikmet olmazsa, o istimal, o istihdam olamaz.
Ey Fa'alün Limâ Yürid! Cevv-i fezadaki faaliyetinle her
vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa
ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek
misillü şuunatta bulunan kudretin; dünyayı âhirete çevirecek ve
âhirette şuunat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini
veriyor.
Ey Kadîr-i Zülcelal! Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur,
berk ve ra'd; senin mülkünde, senin emrin ve havlin ile, senin
kuvvet ve kudretinle müsahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe
birbirinden uzak olan bu feza mahlukatı, gayet sür'atli ve âni
emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren âmir ve
hâkimlerini takdis ederek, rahmetini medh ü sena
ederler.
Ey Arz ve Semavatın Hâlık-ı Zülcelali! Senin Kur'an-ı
Hakîminin talimiyle ve Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın
dersiyle îman ettim ve bildim ki: Nasıl semavat yıldızlarıyla ve
cevv-i feza müştemilatıyla senin vücub-u vücuduna ve senin birliğine
ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de: Arz bütün mahlukatıyla ve
ahvaliyle senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince
şehadetler ve işaretler ederler. Evet zeminde hiçbir tahavvül ve
ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir
tebeddül -cüz'î olsun, küllî olsun- yoktur ki; intizamıyla, senin
vücuduna ve vahdetine işaret etmesin. Hem hiçbir hayvan yoktur ki,
za'fiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmane rızkıyla ve
yaşamasına lüzumu bulunan cihazatın hakîmane verilmesiyle, senin
varlığına ve birliğine şehadeti olmasın. Hem her baharda gözümüz
önünde icad edilen nebatat ve hayvanattan hiçbir tanesi yoktur ki,
san'at-ı acibesiyle ve latif zînetiyle ve tam temeyyüziyle ve
intizamıyla ve mevzuniyetiyle seni bildirmesin. Ve zemin yüzünü
dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve
mu'cizeleri; mahdud ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve
yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve
çekirdeklerden; yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i farikalı olarak
yaratılışları, Sâni'-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve
hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe
şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır. Hem hava, su, nur, ateş,
toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber,
şuurkârane, mükemmel vazifeleri görmesiyle, basit ve istilâ edici,
intizamsız, heryere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi
meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, senin
birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın.